Onu otelin lobisinde bekleyeceğimi söyledim. Bir duş alıp gelecekti. Lobideki çocuklar manidar gözlerle bakıyor. Kendi ararlında fısıldaşıyorlar. Buna ne denebilir ki! Onlara anlatılabilecek bir şey değil bu. Ne yapsam, bu ayıplama, bu kekremsi ifade gitmeyecek yüzlerinden. Dışarı bakabileceğim bir yer bulup, oturdum. Sigara paketini sehpanın üstüne koydum. Çakmağa bakındım, yoktu. Oradakilerden istemek içimden gelmedi. Yolu, karşı kaldırımı seyretmeye koyuldum.
Hava karardıktan sonra buraya tıkılıp kalmanın nasıl bir şey olduğunu düşündüm. Koltuğun kenarındaki yanık izleri, küllüğün dibindeki tortu, kirli perdeler, yoldan geçen insan karartıları. Otelin hemen yanındaki arsada kurbağalar ötüyor. Kapıdan girip çıkan bir-iki müşteri, ayak işlerine bakan çocuk ve ilk kez bu şehre yolu düşmüş bir adam. Çıngırağın sesiyle elindeki çantayı yere bırakıp resepsiyon görevlisine bakındı. Ben de böyle şaşkın ve sarkık mıydım? Adam Tuncay’a ne kadar da benziyor. Anahtarını ve çantasını alıp yukarı yöneldi. Göz göze geldik. Yürüyüp gitti.
Adı Salih’ti galiba. Otele ilk geldiğimde bir şey isteyip istemediğimi sormuştu. Sağ ol deyip, “lazım olursa haber veririm” demiştim. “Hani, demişti, battaniye filan lazım olursa abi, var yani, hallederiz.” “Yaz günü ne battaniyesi” diyecektim ki, anladım. Niyeyse anladım, ne demek istediğini. O gözler, birbirini bulup kavuşmuş eller, sakin gibi, ama atılmaya her an hazır bir gövde… Bu adam ondan bir şey istemem için kıvranıyor. Yine niyeyse, “sen bana battaniye değil de bir seccade getir, dedim. Olur mu?” O yüz, ters yüz olmuş, “Tabii dedi, getiririm.” Birazdan getirdi de…
Otelden dışarı çıktık. Kurbağalar kocaman sesleniyor, sonra susuyorlardı. Rüzgâr çıkmış, önümüzde naylon poşetler, pet şişeler sürükleniyordu. “Ne tarafa gidelim” dedi. “Ne tarafa istersen” dedim. “Şöyle gidelim mi?” diye gösterdi. Şehrin ana caddesine, oradan da terminale kadar yürüdük. “Benimle yürüdüğün için teşekkür ederim.” dedi. “Bir şey değil.” dedim. Biraz yapmacıktı. “Bunu niye yaptın?” dedi. “Konuşmasak, sadece yürüsek” dedim. Yaklaştı “Koluna girebilir miyim?” dedi. Bunu söylerken çoktan sokulup, koluma girmişti bile. Durdum, “Bunu yapma!” dedim. Geri çekildi, “Peki” dedi.
Evlerin pencereleri açık kalmış, perdeler boşlukta geceye sesleniyor. Saçları daha kurumamış ve biraz kabarmış, biraz da ıslak sanki. Acele etmişti. Üstündeki elbise onu kaç gündür gördüğüm elbiselerden değildi. Daha başka biri olmuştu. Küçük bir kız gibi, ama daha çok dayak yemiş bir köpeği andırıyordu bana baktığında. Yan yana, tuhaf bir ritimde yürüyorduk. Bana ayak uydurmaya çalışıyor, onu geride bırakmamaya dikkat ediyordum. Rüzgâr yüzümü yalıyor, uçuşan saçlarımız sokak lambalarının önümüze kattığı gölgeler ardımızdan kaybolana dek dans ediyordu. Üşüdüğünü fark edince ceketimi çıkarttım, ona verdim. Gülümsedi, ceketi omuzlarına aldı. İlerde bir çay bahçesi vardı. “Şurada oturalım mı?” dedim. “Olur dedi. Ama içeri geçmeyelim, dışarıda oturalım.” “Üşüyorsun ama!” dedim. “Birazdan geçer. Çay içince ısınırım” dedi.
Çaylarımıza kesme şeker koyarken, şekeri uzatıp geri verirken ve çay kaşığının susulan şeyleri bizim yerimize söylemeye çalıştığı anlarda, çayın ve gecenin içinde, insanın içinde duran bir şey, sanki el birliği edip, bir müziği seslendirmeye koyulurlar. O bunları bilmiyordu belki. Ama yıldızlara baktığında, çayı yudumladığında sanki iyileşmeye başlıyor, kendine güveni geliyor, omuzlarını öne çıkarıp duyduğu müziğin ritmine bırakıyordu kendini. “Beni neden istemiyorsun?” dedi. “Bu doğru değil” dedim. “Beni geri çeviren ilk erkek sensin” dedi. Bir sigara çıkardım, müziğin ortasında çakmağı arandım. Çayları tazelemeye gelen çocuktan çakmak isteyip sigarayı yaktım. “Neden buradasın?” dedim. Sustu. Sigaramdan içmek istedi, verdim. Çekti, sustu. Ve anlattı.
Karanlığın içinde kahverengi gözlerinde titreyen bir hikâye anlattı. Yüzündeki makyaj, ışığın gölgeleriyle gezindiği ve ondan, yüzünden, geçmişinden zorla alınan şeyleri anlattı. Rimelleri akarken yıldızların sessizleştiği de oldu. Çaylar soğudu. Çaylar tazelendi. Çay bahçesinden kahkahalarla çıkan insanlar babasını tanımadıkları bu kızın, bir kadına dönüşürken neler çektiğini duysalar, bir şey değişir miydi? Vazgeçer miydi şu genç adam, bir hayvan olmaktan? İnsanlar çocuktular aslında. Böyle düşünmek beni rahatlatıyordu. O, annesini ne kadar özlediğini, onun yüzünü kendi yüzüne baktığında nasıl hatırlayıverdiğini, dövünen annesini, pahalı giysileri, gezmeleri, eğlenmeleri, arabaları, erkekleri, kadınları, perdeleri, tavanları, çarşafları, kirli yastıkları ve lavaboda yüzen şaşkınlık dolu anları ve unuttuğu türküleri anlattı. Sesini duymak istediği insanları saydı. Küçük kardeşi şimdi kaç yaşındaydı? Onu dizlerine oturtup bir masal anlatsa, sonra üstünü örtse, yanağından öpse, sabah kalkınca hep birlikte kahvaltı yapacaklarını bilse ve öylece uyusa o da. Sabahın ışıklarına gözlerini yumarak…
Titreyen çenesini avuçlarına yasladı. Gözlerini yumdu. “Çay içer misiniz?” diye sordular. “İçer miyiz?”dedim. Başını salladı. O an düşündüm bunu. “Hazırlan, sabah götüreyim seni buradan” dedim. Yavaşça başını kaldırdı. “Nereye?” dedi. “Nereye istersen” dedim. Durdu, geri yaslandı. Gözlerini sildi. “Bunu niye yapıyorsun?” dedi. “İster misin, istemez misin?” dedim, hafifçe kızarak. Şaşkın, “İsterim” dedi. “Peki, o zaman dedim, sabah dışarıda bir işim var, bir saat ya sürer ya sürmez. On gibi seni alırım, beni lobide beklersin.” dedim. “Tamam” dedi. “Yalnız, hemen çıkarız, ona göre hazırlan” dedim. “Peki” dedi.
Otele kadar bir sürü şey konuştuk. Onu güldürmek istiyordum. O da gülüyordu. Gülmek! Üstümüze uzanmış bir dalın altından eğilip geçerken gülmek. Yerdeki kola tenekesine vururken, duvardaki bir pavyon şarkıcısı adama bıyık yaparken gülmek. Etekleri rüzgârda uçuşurken, omzundan düşen ceketimi omzuna yerleştirirken gülmek…
Oteli gördüğümüzde müzik bitti. Kurbağalar suya atladı. Vıraklamaları bakışlarımızı kapladı. “Odama gelir misin?” dedi. “Hayır” dedim. “Karın çok mu güzel?” dedi. Sustum. “Yarın sabah dedim. Tamam mı?” “Tamam” dedi. Sokağın başında, otele girene dek onu izledim. Yukarı çıktı. Odasının ışığı yandı. Perdeler geceye yarım kalan bir şarkıyı mırıldanmaya başladı.
Ertesi sabah işlerimi halledip bir taksiye atladım ve doğruca otele gittim. Taksiciye beklemesini söyledim. Lobide yoktu. Sağa sola bakındım, yoktu. Çocuklardan birine sordum, görmediğini söyledi. Odasında mıydı acaba? Koşup yukarı, odasına baktım. Yoktu. Lobide, ne olduğunu anlamaya çalışırken, “Kızı mı arıyorsun?” dedi. Salih, görmüş geçirmiş bir edayla resepsiyonda duruyordu. Yanına gittim. “Gördün mü onu?” dedim. “Evet, sabah iki adam geldi. Alıp götürdüler onu.” “İki adam mı?” “Biri kocası, biri kardeşiymiş güya.” “Kocası mı?” “Onu benim külahıma anlatsınlar” dedi, Salih. “Aldılar götürdüler işte.”
Dışarı çıktım. Yerde, ezilmiş bir kurbağa vardı. Yukarda, odasının penceresi hâlâ açıktı…