ne söylerim ben maviden başka

bülent ata'nın yazdıkları

YAĞMUR

1/7/2009

 

Keşke yağmur yağsa bugün

Anneye doysa çocuk

Bugün kalkıp

Güzel bir yere gitsek

Ekmekler fırından çıkar gibi

Yüzünde büyüse

Ne güzel sevilmek sözü

Taşların üstünden

Tozlar silinip akar gibi

 

Keşke yağmur yağsa bugün

Yok mu içinizde hiç iğde ağacı

Şöyle bir koksa

Okulu katla dersleri katla

Ne varsa bilmem gereken

Koy çantana

Ya da unut sıranın gözünde

Bir salkım üzüm ol

Bir Mustafa’nın elinde

 

Keşke yağmur yağsa bugün

Gönlümü su bassa

Gönlüm yalınayak batıp çıksa

Batıp çıksa

Haber verse kardeşlerine

Camların önünde

Saf saf dizilmiş alınlar

Keşke yağmur yağsa

Keşke yağmur yağsa

 

Yok mu içinizde yağmur

CAM KENARI

1/7/2009

 

Annesi gidince işe

Kalır bir çocuk

Yalnızlığa batırılmış

 

Pencereden dışarı bakar

Sanki durmadan yağmur yağar

Örtülünce kapılar üst üste

Bir kuyu olur, çıkamaz bir daha

 

Odalara girer odalardan çıkar

Oyuncak oynar televizyon seyreder

Kapılar açılır kapılar kapanır

Yastıklardan evler yapılır

Sonra dönüp pencereden bir daha bakılır

 

Cam kenarında oturan çocuklar

Kreşte evde otobüste

Seyretmez aslında hiçbir yeri

Bir kez görseler yeter

Annelerinin çıkıp geldiğini

Onu otelin lobisinde bekleyeceğimi söyledim. Bir duş alıp gelecekti. Lobideki çocuklar manidar gözlerle bakıyor. Kendi ararlında fısıldaşıyorlar. Buna ne denebilir ki! Onlara anlatılabilecek bir şey değil bu. Ne yapsam, bu ayıplama, bu kekremsi ifade gitmeyecek yüzlerinden. Dışarı bakabileceğim bir yer bulup, oturdum. Sigara paketini sehpanın üstüne koydum. Çakmağa bakındım, yoktu. Oradakilerden istemek içimden gelmedi. Yolu, karşı kaldırımı seyretmeye koyuldum.

 

Hava karardıktan sonra buraya tıkılıp kalmanın nasıl bir şey olduğunu düşündüm. Koltuğun kenarındaki yanık izleri, küllüğün dibindeki tortu, kirli perdeler, yoldan geçen insan karartıları. Otelin hemen yanındaki arsada kurbağalar ötüyor. Kapıdan girip çıkan bir-iki müşteri, ayak işlerine bakan çocuk ve ilk kez bu şehre yolu düşmüş bir adam. Çıngırağın sesiyle elindeki çantayı yere bırakıp resepsiyon görevlisine bakındı. Ben de böyle şaşkın ve sarkık mıydım? Adam Tuncay’a ne kadar da benziyor. Anahtarını ve çantasını alıp yukarı yöneldi. Göz göze geldik. Yürüyüp gitti.

 

Adı Salih’ti galiba. Otele ilk geldiğimde bir şey isteyip istemediğimi sormuştu. Sağ ol deyip, “lazım olursa haber veririm” demiştim. “Hani, demişti, battaniye filan lazım olursa abi, var yani, hallederiz.”  “Yaz günü ne battaniyesi” diyecektim ki, anladım. Niyeyse anladım, ne demek istediğini. O gözler, birbirini bulup kavuşmuş eller, sakin gibi, ama atılmaya her an hazır bir gövde… Bu adam ondan bir şey istemem için kıvranıyor. Yine niyeyse, “sen bana battaniye değil de bir seccade getir, dedim. Olur mu?” O yüz, ters yüz olmuş, “Tabii dedi, getiririm.” Birazdan getirdi de…

 

Otelden dışarı çıktık. Kurbağalar kocaman sesleniyor, sonra susuyorlardı. Rüzgâr çıkmış, önümüzde naylon poşetler, pet şişeler sürükleniyordu. “Ne tarafa gidelim” dedi. “Ne tarafa istersen” dedim. “Şöyle gidelim mi?” diye gösterdi. Şehrin ana caddesine, oradan da terminale kadar yürüdük. “Benimle yürüdüğün için teşekkür ederim.” dedi. “Bir şey değil.” dedim. Biraz yapmacıktı. “Bunu niye yaptın?” dedi. “Konuşmasak, sadece yürüsek” dedim. Yaklaştı “Koluna girebilir miyim?” dedi. Bunu söylerken çoktan sokulup, koluma girmişti bile. Durdum, “Bunu yapma!” dedim. Geri çekildi, “Peki” dedi.

 

Evlerin pencereleri açık kalmış, perdeler boşlukta geceye sesleniyor. Saçları daha kurumamış ve biraz kabarmış, biraz da ıslak sanki. Acele etmişti. Üstündeki elbise onu kaç gündür gördüğüm elbiselerden değildi. Daha başka biri olmuştu. Küçük bir kız gibi, ama daha çok dayak yemiş bir köpeği andırıyordu bana baktığında. Yan yana, tuhaf bir ritimde yürüyorduk. Bana ayak uydurmaya çalışıyor, onu geride bırakmamaya dikkat ediyordum. Rüzgâr yüzümü yalıyor, uçuşan saçlarımız sokak lambalarının önümüze kattığı gölgeler ardımızdan kaybolana dek dans ediyordu. Üşüdüğünü fark edince ceketimi çıkarttım, ona verdim. Gülümsedi, ceketi omuzlarına aldı. İlerde bir çay bahçesi vardı. “Şurada oturalım mı?” dedim. “Olur dedi. Ama içeri geçmeyelim, dışarıda oturalım.” “Üşüyorsun ama!” dedim. “Birazdan geçer. Çay içince ısınırım” dedi.

 

Çaylarımıza kesme şeker koyarken, şekeri uzatıp geri verirken ve çay kaşığının susulan şeyleri bizim yerimize söylemeye çalıştığı anlarda, çayın ve gecenin içinde, insanın içinde duran bir şey, sanki el birliği edip, bir müziği seslendirmeye koyulurlar. O bunları bilmiyordu belki. Ama yıldızlara baktığında, çayı yudumladığında sanki iyileşmeye başlıyor, kendine güveni geliyor, omuzlarını öne çıkarıp duyduğu müziğin ritmine bırakıyordu kendini. “Beni neden istemiyorsun?” dedi. “Bu doğru değil” dedim. “Beni geri çeviren ilk erkek sensin” dedi. Bir sigara çıkardım, müziğin ortasında çakmağı arandım. Çayları tazelemeye gelen çocuktan çakmak isteyip sigarayı yaktım. “Neden buradasın?” dedim. Sustu. Sigaramdan içmek istedi, verdim. Çekti, sustu. Ve anlattı.

 

Karanlığın içinde kahverengi gözlerinde titreyen bir hikâye anlattı. Yüzündeki makyaj, ışığın gölgeleriyle gezindiği ve ondan, yüzünden, geçmişinden zorla alınan şeyleri anlattı. Rimelleri akarken yıldızların sessizleştiği de oldu. Çaylar soğudu. Çaylar tazelendi. Çay bahçesinden kahkahalarla çıkan insanlar babasını tanımadıkları bu kızın, bir kadına dönüşürken neler çektiğini duysalar, bir şey değişir miydi? Vazgeçer miydi şu genç adam, bir hayvan olmaktan? İnsanlar çocuktular aslında. Böyle düşünmek beni rahatlatıyordu. O, annesini ne kadar özlediğini, onun yüzünü kendi yüzüne baktığında nasıl hatırlayıverdiğini, dövünen annesini, pahalı giysileri, gezmeleri, eğlenmeleri, arabaları, erkekleri, kadınları, perdeleri, tavanları, çarşafları, kirli yastıkları ve lavaboda yüzen şaşkınlık dolu anları ve unuttuğu türküleri anlattı. Sesini duymak istediği insanları saydı. Küçük kardeşi şimdi kaç yaşındaydı? Onu dizlerine oturtup bir masal anlatsa, sonra üstünü örtse, yanağından öpse, sabah kalkınca hep birlikte kahvaltı yapacaklarını bilse ve öylece uyusa o da. Sabahın ışıklarına gözlerini yumarak…

 

Titreyen çenesini avuçlarına yasladı. Gözlerini yumdu. “Çay içer misiniz?” diye sordular. “İçer miyiz?”dedim. Başını salladı. O an düşündüm bunu. “Hazırlan, sabah götüreyim seni buradan” dedim. Yavaşça başını kaldırdı. “Nereye?” dedi. “Nereye istersen” dedim. Durdu, geri yaslandı. Gözlerini sildi. “Bunu niye yapıyorsun?” dedi. “İster misin, istemez misin?” dedim, hafifçe kızarak. Şaşkın, “İsterim” dedi. “Peki, o zaman dedim, sabah dışarıda bir işim var, bir saat ya sürer ya sürmez. On gibi seni alırım, beni lobide beklersin.” dedim. “Tamam” dedi. “Yalnız, hemen çıkarız, ona göre hazırlan” dedim. “Peki” dedi.

 

Otele kadar bir sürü şey konuştuk. Onu güldürmek istiyordum. O da gülüyordu. Gülmek! Üstümüze uzanmış bir dalın altından eğilip geçerken gülmek. Yerdeki kola tenekesine vururken, duvardaki bir pavyon şarkıcısı adama bıyık yaparken gülmek. Etekleri rüzgârda uçuşurken, omzundan düşen ceketimi omzuna yerleştirirken gülmek…

 

Oteli gördüğümüzde müzik bitti. Kurbağalar suya atladı. Vıraklamaları bakışlarımızı kapladı. “Odama gelir misin?” dedi. “Hayır” dedim. “Karın çok mu güzel?” dedi. Sustum. “Yarın sabah dedim. Tamam mı?” “Tamam” dedi. Sokağın başında, otele girene dek onu izledim. Yukarı çıktı. Odasının ışığı yandı. Perdeler geceye yarım kalan bir şarkıyı mırıldanmaya başladı.

Ertesi sabah işlerimi halledip bir taksiye atladım ve doğruca otele gittim. Taksiciye beklemesini söyledim. Lobide yoktu. Sağa sola bakındım, yoktu. Çocuklardan birine sordum, görmediğini söyledi. Odasında mıydı acaba? Koşup yukarı, odasına baktım. Yoktu. Lobide, ne olduğunu anlamaya çalışırken, “Kızı mı arıyorsun?” dedi. Salih, görmüş geçirmiş bir edayla resepsiyonda duruyordu. Yanına gittim. “Gördün mü onu?” dedim. “Evet, sabah iki adam geldi. Alıp götürdüler onu.” “İki adam mı?” “Biri kocası, biri kardeşiymiş güya.” “Kocası mı?” “Onu benim külahıma anlatsınlar” dedi, Salih. “Aldılar götürdüler işte.”

 

Dışarı çıktım. Yerde, ezilmiş bir kurbağa vardı. Yukarda, odasının penceresi hâlâ açıktı…

                    

Cumartesi, saat on buçuk. Taksiden indiler. Taksiden inmediler de sanki kaldırıma döküldüler. Ellerinde ayaklı tablalar, poşetler… Yeşil gocuklu ve hafif şişmanca olanı öndeydi. Diğeri zayıf ve uzuncaydı. Çocuk gibi öndekinin ritmini yakalamaya çalışıyor ama aksıyordu. Operanın önündeki otobüs duraklarıyla bahçe duvarı arasına tezgâhlarını açtılar. İkinci bir tezgâh da uzun olanın kolunun altındaydı. Yeşil gocuklu olan elindeki poşetteki vcdleri tablaya dizmeye başladı. İçlerinden bazılarını ayırıyor, uzun adamın eline tutuşturuyordu. Ona daha önceden konuştukları şeyleri yeniden hatırlattı. Uzun olan bir şey sorunca öteki onun anlamamış olmasına bozuluyor, sinirlenmemeye çalışarak, ama yine de sinirlenerek yeniden anlatıyordu.

— Şimdi bunları al, karşıya geçecen.
— Tam karşıya mı geçeyim?
— He lan! Dedim ya! Şu beyaz binanın önüne!
— Anladım. Bak hele! Sen bana bakarak ol yine de.
— Nasıl bakayım?
— Zabıta neyim gelirse işaret edersin.
— Ha, tamam canım, sen merak etme. Dur şunu da al. Unutma ‘sonlar’ diye bağıracan. Bir de üç tane alan olursa beşe verirsin.
— Tamam.
— Hadi! Geç bakayım.
— Hadi!

Uzun olan koşar adım yola atladı. Sağı solu kolaçan etti, yaklaşan halk otobüsüne aldırmayıp ileri atıldı. İki yolun ortasında, arabaların geçişinin kesilmesini bekledi. Arkasından geçen otobüsün rüzgârı kulaklarını yaladı, saçlarını okşadı. Tekrar yola atılırken ‘hadi diyordu, hadi, başlayalım şu işe!’ Heyecanla tezgâhı kurdu. Vcdleri tablaya dizdi. Karşıya baktı. Eniştesi cebinden sigara çıkarmış yakıyordu. Gelen geçenlere ‘Sonlar burada! Sonlar burada! Vizontele burada!’ diye bağırıyor, tabladaki vcdleri düzeltiyor, sigaradan çekiyor, karşıya, ona bakıyordu.

Uzun olan bağırmakla yetinmiyordu. Karşıya göre tenha sayılabilecek kaldırımda gelip geçenleri el kol hareketleriyle tezgâha çekmeye çalışıyor, azcık bir ilgi görürse peşlerinden koşup vcdleri göstermeye kalkıyordu. Yaşlıca bir adamı birkaç adım ötede karşılayıp tezgahına doğru güttü. Ne olduğunu anlamayan adamcağız bir bizimkine, bir tezgaha baktı, dinledi, eline bir vcd aldı, inceledi, sonra gülerek başını salladı. Gülerek bir şeyler söyledi. Ellerini ardına kavuşturup, yürüyüp gitti. Tekrar eniştesine baktı. Enişte satışa başlamıştı bile, sattığı vcdnin para üstünü veriyordu. O vakit canı sigara çekti. Sigarası vardı, eniştesinden otlanmıştı. Yaktı ve içine çekti. Bir daha… İyice içine… Pes etmeyecekti. Kırmızı otobüslerin egzoslarından dumanı püskürterek duraktan ayrılışını izledi. Gözleri gelen geçeni takip ediyor, satış yapamamanın sıkıntısı ve sabırsızlığıyla ha bire hareket ediyor, durduğu yerde sallanıyordu. İnsanlara kızıyor, tezgâha bakan biriyle yeniden ümitleniyordu. Sarmaş dolaş yürüyenlere bakıyor, iyi giyimli adam ve kadınlara içten içe gıcık oluyordu… Sırtını duvara verip çömeldi. Kaldırım taşının üstündeki lekelere bir anlam vermeye çalışarak baktı. Karnı gurulduyordu…

Enişte bir haftalık sakalını sıvazladı, operanın bahçe duvarına yaslandı, Allah bilir kaç gündür boğazından peynir ekmekten başka bir şey geçmeyen, şu uzun adamı seyretti. Karısı ve altı aylık bebekleriyle onlara sığındıkları soğuk geceyi düşündü. İncelmiş yüzlerini, buz kesmiş bebeği, ağlamaklı baldızını… “Vizontele var mı?” diye sordu bir genç. Elindeki poşete bir göz attı ve kalmadığını söyleyip karşıdaki tezgâhı gösterdi. Genç, karşıya geçip filmi aldığında bacanağın yüzünü, yüzündeki sevinci elindeki parayı sallayışını gördü. O da el salladı. Sonra poşetten bir Vizontele filmi çıkardı, yavaşça tezgâha koydu.

Denizcilere doğru yürürken ikisi de bacaklarındaki karıncalanmayı ve yorgunluğu bir an evvel eve varma fikrine değişmişlerdi bile.

— Yengene taksiye bindiğimizi söylemeyesin bacanak.
— Söylemem enişte, ayıp ettin…
— Havada soğuyor giderek. Bu üstündeki sıcak tutuyor mu seni?
— Eh işte… Enişte… Güldüler…
— Komik adamsın bacanak ya…
— Bazen böyle oluyorum enişte.
— Yarın sana itfaiye meydanından bir şey bakalım, bir gocuk filan…
— Gocuk mu? Gocuk alacak para nerde enişte?
— Len, ne tutacak. At deve değil ya…
— Valla enişte…
— Şu giden Dereboyu mu yoksa? Koş yetişelim şuna len, koş!
— Dereboyu’ymuş enişte, Dereboyu!

Dolmuş Bakkallar Durağı’nda biraz boşalınca ikisi de arka sıraya oturdu. Şoför Müslüm’ün son kasetini teybe sürdü. Mor ışıklar, açılıp kapanan kapı, müsait bir yerde inecekler… Hayırlı işler, para üstleri, vites büyürken, küçülürken, motorun homurtusunda Müslüm kaderi yorumlarken… Çeşmeden İki’ye, Eski Sondurak’tan savrularak pazaryerine… Eniştesinin omzuna başı düştü. Yorgunluktan bitap düşmüş bir adam ve onun yaslandığı omzun sahibi olarak, orada olmak… Dolmuş Dereboyu’na dönerken inenler, bu manzaraya bakıp, sessizce gülüştüler. Olsun, dolmuş yola devam etti… İki bacanak evlerine doğru yürürken solukları, karanlığın içinde sokak lambalarına doğru yükseliyordu… Ekmek parası kazanmış insanların soluğuydu bu. Bu sokaklar, severdi bunu…

SENİ KİRPİ

1/7/2009

 

Kimim ben, baban mıyım

Sabahları gidip geceleri gelen

Başı yukarda ayakları kocaman

Alsam seni kucağıma

Çok yukarılara kaldırsam

Büyüsen sen de böylece

 

Akşam gelirken eve

Ne getiriyim sana

Keşke gitmesem

Yada seni de götürsem

Bi şey getiriyim işte

Çizgi film, oyuncak yumurta, meyve suyu

Bulamazsam hiçbirini, unutursam

Kırılıp kaçarsın odana

 

Hadi dışarı çıkalım, parka gidelim

Sen koşan bir çocuk ol, ben koşan bir baba

Sen de ki, kucağına al beni

De ki, sen ne güzel bir babasın

Silahına matematik doldur kızarsan

Ne biçim babasın de, bu kez de

Uzaklara gittiğinde

Üzülüp üzülmeyeceğimi sor

Söyleyim üzüleceğimi,

Kirpi saçlarını okşayıp