ne söylerim ben maviden başka

BU SOKAKLAR SEVER BUNU

1/7/2009 · Kategori: oyku

                    

Cumartesi, saat on buçuk. Taksiden indiler. Taksiden inmediler de sanki kaldırıma döküldüler. Ellerinde ayaklı tablalar, poşetler… Yeşil gocuklu ve hafif şişmanca olanı öndeydi. Diğeri zayıf ve uzuncaydı. Çocuk gibi öndekinin ritmini yakalamaya çalışıyor ama aksıyordu. Operanın önündeki otobüs duraklarıyla bahçe duvarı arasına tezgâhlarını açtılar. İkinci bir tezgâh da uzun olanın kolunun altındaydı. Yeşil gocuklu olan elindeki poşetteki vcdleri tablaya dizmeye başladı. İçlerinden bazılarını ayırıyor, uzun adamın eline tutuşturuyordu. Ona daha önceden konuştukları şeyleri yeniden hatırlattı. Uzun olan bir şey sorunca öteki onun anlamamış olmasına bozuluyor, sinirlenmemeye çalışarak, ama yine de sinirlenerek yeniden anlatıyordu.

— Şimdi bunları al, karşıya geçecen.
— Tam karşıya mı geçeyim?
— He lan! Dedim ya! Şu beyaz binanın önüne!
— Anladım. Bak hele! Sen bana bakarak ol yine de.
— Nasıl bakayım?
— Zabıta neyim gelirse işaret edersin.
— Ha, tamam canım, sen merak etme. Dur şunu da al. Unutma ‘sonlar’ diye bağıracan. Bir de üç tane alan olursa beşe verirsin.
— Tamam.
— Hadi! Geç bakayım.
— Hadi!

Uzun olan koşar adım yola atladı. Sağı solu kolaçan etti, yaklaşan halk otobüsüne aldırmayıp ileri atıldı. İki yolun ortasında, arabaların geçişinin kesilmesini bekledi. Arkasından geçen otobüsün rüzgârı kulaklarını yaladı, saçlarını okşadı. Tekrar yola atılırken ‘hadi diyordu, hadi, başlayalım şu işe!’ Heyecanla tezgâhı kurdu. Vcdleri tablaya dizdi. Karşıya baktı. Eniştesi cebinden sigara çıkarmış yakıyordu. Gelen geçenlere ‘Sonlar burada! Sonlar burada! Vizontele burada!’ diye bağırıyor, tabladaki vcdleri düzeltiyor, sigaradan çekiyor, karşıya, ona bakıyordu.

Uzun olan bağırmakla yetinmiyordu. Karşıya göre tenha sayılabilecek kaldırımda gelip geçenleri el kol hareketleriyle tezgâha çekmeye çalışıyor, azcık bir ilgi görürse peşlerinden koşup vcdleri göstermeye kalkıyordu. Yaşlıca bir adamı birkaç adım ötede karşılayıp tezgahına doğru güttü. Ne olduğunu anlamayan adamcağız bir bizimkine, bir tezgaha baktı, dinledi, eline bir vcd aldı, inceledi, sonra gülerek başını salladı. Gülerek bir şeyler söyledi. Ellerini ardına kavuşturup, yürüyüp gitti. Tekrar eniştesine baktı. Enişte satışa başlamıştı bile, sattığı vcdnin para üstünü veriyordu. O vakit canı sigara çekti. Sigarası vardı, eniştesinden otlanmıştı. Yaktı ve içine çekti. Bir daha… İyice içine… Pes etmeyecekti. Kırmızı otobüslerin egzoslarından dumanı püskürterek duraktan ayrılışını izledi. Gözleri gelen geçeni takip ediyor, satış yapamamanın sıkıntısı ve sabırsızlığıyla ha bire hareket ediyor, durduğu yerde sallanıyordu. İnsanlara kızıyor, tezgâha bakan biriyle yeniden ümitleniyordu. Sarmaş dolaş yürüyenlere bakıyor, iyi giyimli adam ve kadınlara içten içe gıcık oluyordu… Sırtını duvara verip çömeldi. Kaldırım taşının üstündeki lekelere bir anlam vermeye çalışarak baktı. Karnı gurulduyordu…

Enişte bir haftalık sakalını sıvazladı, operanın bahçe duvarına yaslandı, Allah bilir kaç gündür boğazından peynir ekmekten başka bir şey geçmeyen, şu uzun adamı seyretti. Karısı ve altı aylık bebekleriyle onlara sığındıkları soğuk geceyi düşündü. İncelmiş yüzlerini, buz kesmiş bebeği, ağlamaklı baldızını… “Vizontele var mı?” diye sordu bir genç. Elindeki poşete bir göz attı ve kalmadığını söyleyip karşıdaki tezgâhı gösterdi. Genç, karşıya geçip filmi aldığında bacanağın yüzünü, yüzündeki sevinci elindeki parayı sallayışını gördü. O da el salladı. Sonra poşetten bir Vizontele filmi çıkardı, yavaşça tezgâha koydu.

Denizcilere doğru yürürken ikisi de bacaklarındaki karıncalanmayı ve yorgunluğu bir an evvel eve varma fikrine değişmişlerdi bile.

— Yengene taksiye bindiğimizi söylemeyesin bacanak.
— Söylemem enişte, ayıp ettin…
— Havada soğuyor giderek. Bu üstündeki sıcak tutuyor mu seni?
— Eh işte… Enişte… Güldüler…
— Komik adamsın bacanak ya…
— Bazen böyle oluyorum enişte.
— Yarın sana itfaiye meydanından bir şey bakalım, bir gocuk filan…
— Gocuk mu? Gocuk alacak para nerde enişte?
— Len, ne tutacak. At deve değil ya…
— Valla enişte…
— Şu giden Dereboyu mu yoksa? Koş yetişelim şuna len, koş!
— Dereboyu’ymuş enişte, Dereboyu!

Dolmuş Bakkallar Durağı’nda biraz boşalınca ikisi de arka sıraya oturdu. Şoför Müslüm’ün son kasetini teybe sürdü. Mor ışıklar, açılıp kapanan kapı, müsait bir yerde inecekler… Hayırlı işler, para üstleri, vites büyürken, küçülürken, motorun homurtusunda Müslüm kaderi yorumlarken… Çeşmeden İki’ye, Eski Sondurak’tan savrularak pazaryerine… Eniştesinin omzuna başı düştü. Yorgunluktan bitap düşmüş bir adam ve onun yaslandığı omzun sahibi olarak, orada olmak… Dolmuş Dereboyu’na dönerken inenler, bu manzaraya bakıp, sessizce gülüştüler. Olsun, dolmuş yola devam etti… İki bacanak evlerine doğru yürürken solukları, karanlığın içinde sokak lambalarına doğru yükseliyordu… Ekmek parası kazanmış insanların soluğuydu bu. Bu sokaklar, severdi bunu…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Arkadaşına Gönder!
Etiketler : sanat, edebiyat, öykü

Yorum Gönder

Adınız :

Yorum Başlık:

Yorumunuz:

0 yorum yazilmistir

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

« Önceki :: Sonraki »