Yapacak fazla bir şey yoktu. Beni gömdüğü yerde bekleyecektim
Bir kez daha görüşebilsem onunla. Bir kez daha.. Anlayabilirdim. Bu uzaklaşmanın, soğukluğun nedenini. Hem aslında.. Gülünç bir şey bu. Yani düştüğüm durum. Bu şekilde olmak. Ben neyim onun için? Her canı çektiğinde istediği şeyi verecek biri mi? Canı cehenneme! Ne sanıyor ki kendini?
Ama neyi değiştirecek bu? Yalnızca.. Çalıştığı hastaneye gidersem öğrenebilirim. Belki başka biriyle birlikte. Sonra bu, yılan hikayesi.. Bir yılan beslemek.. Bir yılan neyle beslenir? Aslında bu her şeyi açıklıyor. Bu soğukluk, bu her şeyin kayıp gitmesi, tutunamayıp uyanması... İnsan kimle düşüp kalkarsa onun rengine boyanıyor. Ona da böylesi yakışır. Ruhunu bulmuş. İyi de ya benim ruhum?
Kabul ediyorum. Elleri soğuktu. Hiçbir zaman birini öldürebilecek kadar güçlü gelmediler bana. Yalnızca öldürmek mi? O eller bir erkeği de sevemez. Elleri bir bebeğin kavradığı her nesneyi ağzına götürmesi gibi.. Şartlanmış sanki. Evet. Aynen öyle. Bir karından içeri ansızın saplandığında.. O, deriyi ilk zorlamanın gözlerde irileşen serüveni. Fakat, bu onun suçu. Benim bir iradem olmadı bunda. Onunla olmayı istedim ben. Birinin beni sahiplenmesini, sevmesini istedim. Kendine katmasını istedim. Beni alıp götüren bu oldu. Güzeldi. Onu kimse anlamadı. Kimse. Kimse ondan şüphelenmedi.
Aslında bunun için doğmuş. Yani kanında var. O an için kurulmuş bir saat gibi. Ben onu sevmiştim. Birlikte sakin, güzel bir hayatımız olabilirdi. Yalnız kaldığımız zamanlar.. O bakışları beni bileylerken.. Sonra kendine çekip, ne yapacağını merak ettiğim zamanlar.. Şimdi her şey çok aptalca geliyor. Kendini öldürmeyi gerçekten istemiş miydi? Yoksa yalnızca merak mı ediyordu? Kurbanları.. Yani saplıyor ve bitiriyordu işlerini. Ama hiçbiri bunun nasıl bir şey olduğunu söylememişti ona.
Orda duruyordum. Ona bakıyordum. Soruyordu. Tiz bir sesle. Bu sesi çıkarmasından hiç hoşlanmazdım. Beni umursayacak hali yoktu zaten. Ağzının kenarında tükürük birikmiş. “Söyle! diyordu, söyle!” Adamlar bön bön bakıyordu, “Söyle! Allah’ın cezası!” Öfkeleniyordu. O soğukkanlılığın ardına büyük bir öfke yaklaşıyordu. İyice sokulup öyle saplıyordu. Birkaç kez.
Hiçbir şey yapamadılar. Çoğu erkekti kurbanların. Eriyip gidiyordu neşeleri. Ağız kokuları. Terleri. Her şey büyük bir hırıltıydı sonunda. Gözbebekleri açık... Korkunç bir soru. Bu adamlar nereden geliyordu? Niye geliyordu?
Hiçbirinden hoşlanmadım aslında. Sonraları acımaya bile başladım onlara. Ama.. İyi değildi işte. Onunla birlikte menemen yapabilirdik. Domates, biber ve ocağa çay koyup.. Nihayetinde hiç böyle olacağını sezememiştim. O da hep böyleydi diyemiyorum. Çünkü, birkaç gün içinde bu uğursuz katil gidiyor, yerine neşeli, fıkır fıkır biri geliyordu. Cilvesiyle erkekleri birbirine tokuşturan, hem iyiliksever, hem düşünceli.
Bu insanlar onu seviyor muydu? Bilmiyorum. Çoğu yaşça büyüktü ondan. Neredeyse babası yerindeydiler. Evet. Neredeyse babası yerinde...
Hâlâ bir anlam veremiyorum. Buradayım. Bu bodrum katında. ‘Topraktan çıkabilir miyim?’ bilmiyorum. Cesetler bulunduğundan beri buradayım. En son saçlarını kestirip değişik bir şekil verdi. Bence bir orospuya benzedi böyle. Ama daha cins bir katil o. Kesinlikle.. Ya benim ruhum? Bir bıçağın ruhu olabilir mi?