ne söylerim ben maviden başka

VE ÖYLECE UYUSA O DA

1/7/2009 · Kategori: oyku

Onu otelin lobisinde bekleyeceğimi söyledim. Bir duş alıp gelecekti. Lobideki çocuklar manidar gözlerle bakıyor. Kendi ararlında fısıldaşıyorlar. Buna ne denebilir ki! Onlara anlatılabilecek bir şey değil bu. Ne yapsam, bu ayıplama, bu kekremsi ifade gitmeyecek yüzlerinden. Dışarı bakabileceğim bir yer bulup, oturdum. Sigara paketini sehpanın üstüne koydum. Çakmağa bakındım, yoktu. Oradakilerden istemek içimden gelmedi. Yolu, karşı kaldırımı seyretmeye koyuldum.

 

Hava karardıktan sonra buraya tıkılıp kalmanın nasıl bir şey olduğunu düşündüm. Koltuğun kenarındaki yanık izleri, küllüğün dibindeki tortu, kirli perdeler, yoldan geçen insan karartıları. Otelin hemen yanındaki arsada kurbağalar ötüyor. Kapıdan girip çıkan bir-iki müşteri, ayak işlerine bakan çocuk ve ilk kez bu şehre yolu düşmüş bir adam. Çıngırağın sesiyle elindeki çantayı yere bırakıp resepsiyon görevlisine bakındı. Ben de böyle şaşkın ve sarkık mıydım? Adam Tuncay’a ne kadar da benziyor. Anahtarını ve çantasını alıp yukarı yöneldi. Göz göze geldik. Yürüyüp gitti.

 

Adı Salih’ti galiba. Otele ilk geldiğimde bir şey isteyip istemediğimi sormuştu. Sağ ol deyip, “lazım olursa haber veririm” demiştim. “Hani, demişti, battaniye filan lazım olursa abi, var yani, hallederiz.”  “Yaz günü ne battaniyesi” diyecektim ki, anladım. Niyeyse anladım, ne demek istediğini. O gözler, birbirini bulup kavuşmuş eller, sakin gibi, ama atılmaya her an hazır bir gövde… Bu adam ondan bir şey istemem için kıvranıyor. Yine niyeyse, “sen bana battaniye değil de bir seccade getir, dedim. Olur mu?” O yüz, ters yüz olmuş, “Tabii dedi, getiririm.” Birazdan getirdi de…

 

Otelden dışarı çıktık. Kurbağalar kocaman sesleniyor, sonra susuyorlardı. Rüzgâr çıkmış, önümüzde naylon poşetler, pet şişeler sürükleniyordu. “Ne tarafa gidelim” dedi. “Ne tarafa istersen” dedim. “Şöyle gidelim mi?” diye gösterdi. Şehrin ana caddesine, oradan da terminale kadar yürüdük. “Benimle yürüdüğün için teşekkür ederim.” dedi. “Bir şey değil.” dedim. Biraz yapmacıktı. “Bunu niye yaptın?” dedi. “Konuşmasak, sadece yürüsek” dedim. Yaklaştı “Koluna girebilir miyim?” dedi. Bunu söylerken çoktan sokulup, koluma girmişti bile. Durdum, “Bunu yapma!” dedim. Geri çekildi, “Peki” dedi.

 

Evlerin pencereleri açık kalmış, perdeler boşlukta geceye sesleniyor. Saçları daha kurumamış ve biraz kabarmış, biraz da ıslak sanki. Acele etmişti. Üstündeki elbise onu kaç gündür gördüğüm elbiselerden değildi. Daha başka biri olmuştu. Küçük bir kız gibi, ama daha çok dayak yemiş bir köpeği andırıyordu bana baktığında. Yan yana, tuhaf bir ritimde yürüyorduk. Bana ayak uydurmaya çalışıyor, onu geride bırakmamaya dikkat ediyordum. Rüzgâr yüzümü yalıyor, uçuşan saçlarımız sokak lambalarının önümüze kattığı gölgeler ardımızdan kaybolana dek dans ediyordu. Üşüdüğünü fark edince ceketimi çıkarttım, ona verdim. Gülümsedi, ceketi omuzlarına aldı. İlerde bir çay bahçesi vardı. “Şurada oturalım mı?” dedim. “Olur dedi. Ama içeri geçmeyelim, dışarıda oturalım.” “Üşüyorsun ama!” dedim. “Birazdan geçer. Çay içince ısınırım” dedi.

 

Çaylarımıza kesme şeker koyarken, şekeri uzatıp geri verirken ve çay kaşığının susulan şeyleri bizim yerimize söylemeye çalıştığı anlarda, çayın ve gecenin içinde, insanın içinde duran bir şey, sanki el birliği edip, bir müziği seslendirmeye koyulurlar. O bunları bilmiyordu belki. Ama yıldızlara baktığında, çayı yudumladığında sanki iyileşmeye başlıyor, kendine güveni geliyor, omuzlarını öne çıkarıp duyduğu müziğin ritmine bırakıyordu kendini. “Beni neden istemiyorsun?” dedi. “Bu doğru değil” dedim. “Beni geri çeviren ilk erkek sensin” dedi. Bir sigara çıkardım, müziğin ortasında çakmağı arandım. Çayları tazelemeye gelen çocuktan çakmak isteyip sigarayı yaktım. “Neden buradasın?” dedim. Sustu. Sigaramdan içmek istedi, verdim. Çekti, sustu. Ve anlattı.

 

Karanlığın içinde kahverengi gözlerinde titreyen bir hikâye anlattı. Yüzündeki makyaj, ışığın gölgeleriyle gezindiği ve ondan, yüzünden, geçmişinden zorla alınan şeyleri anlattı. Rimelleri akarken yıldızların sessizleştiği de oldu. Çaylar soğudu. Çaylar tazelendi. Çay bahçesinden kahkahalarla çıkan insanlar babasını tanımadıkları bu kızın, bir kadına dönüşürken neler çektiğini duysalar, bir şey değişir miydi? Vazgeçer miydi şu genç adam, bir hayvan olmaktan? İnsanlar çocuktular aslında. Böyle düşünmek beni rahatlatıyordu. O, annesini ne kadar özlediğini, onun yüzünü kendi yüzüne baktığında nasıl hatırlayıverdiğini, dövünen annesini, pahalı giysileri, gezmeleri, eğlenmeleri, arabaları, erkekleri, kadınları, perdeleri, tavanları, çarşafları, kirli yastıkları ve lavaboda yüzen şaşkınlık dolu anları ve unuttuğu türküleri anlattı. Sesini duymak istediği insanları saydı. Küçük kardeşi şimdi kaç yaşındaydı? Onu dizlerine oturtup bir masal anlatsa, sonra üstünü örtse, yanağından öpse, sabah kalkınca hep birlikte kahvaltı yapacaklarını bilse ve öylece uyusa o da. Sabahın ışıklarına gözlerini yumarak…

 

Titreyen çenesini avuçlarına yasladı. Gözlerini yumdu. “Çay içer misiniz?” diye sordular. “İçer miyiz?”dedim. Başını salladı. O an düşündüm bunu. “Hazırlan, sabah götüreyim seni buradan” dedim. Yavaşça başını kaldırdı. “Nereye?” dedi. “Nereye istersen” dedim. Durdu, geri yaslandı. Gözlerini sildi. “Bunu niye yapıyorsun?” dedi. “İster misin, istemez misin?” dedim, hafifçe kızarak. Şaşkın, “İsterim” dedi. “Peki, o zaman dedim, sabah dışarıda bir işim var, bir saat ya sürer ya sürmez. On gibi seni alırım, beni lobide beklersin.” dedim. “Tamam” dedi. “Yalnız, hemen çıkarız, ona göre hazırlan” dedim. “Peki” dedi.

 

Otele kadar bir sürü şey konuştuk. Onu güldürmek istiyordum. O da gülüyordu. Gülmek! Üstümüze uzanmış bir dalın altından eğilip geçerken gülmek. Yerdeki kola tenekesine vururken, duvardaki bir pavyon şarkıcısı adama bıyık yaparken gülmek. Etekleri rüzgârda uçuşurken, omzundan düşen ceketimi omzuna yerleştirirken gülmek…

 

Oteli gördüğümüzde müzik bitti. Kurbağalar suya atladı. Vıraklamaları bakışlarımızı kapladı. “Odama gelir misin?” dedi. “Hayır” dedim. “Karın çok mu güzel?” dedi. Sustum. “Yarın sabah dedim. Tamam mı?” “Tamam” dedi. Sokağın başında, otele girene dek onu izledim. Yukarı çıktı. Odasının ışığı yandı. Perdeler geceye yarım kalan bir şarkıyı mırıldanmaya başladı.

Ertesi sabah işlerimi halledip bir taksiye atladım ve doğruca otele gittim. Taksiciye beklemesini söyledim. Lobide yoktu. Sağa sola bakındım, yoktu. Çocuklardan birine sordum, görmediğini söyledi. Odasında mıydı acaba? Koşup yukarı, odasına baktım. Yoktu. Lobide, ne olduğunu anlamaya çalışırken, “Kızı mı arıyorsun?” dedi. Salih, görmüş geçirmiş bir edayla resepsiyonda duruyordu. Yanına gittim. “Gördün mü onu?” dedim. “Evet, sabah iki adam geldi. Alıp götürdüler onu.” “İki adam mı?” “Biri kocası, biri kardeşiymiş güya.” “Kocası mı?” “Onu benim külahıma anlatsınlar” dedi, Salih. “Aldılar götürdüler işte.”

 

Dışarı çıktım. Yerde, ezilmiş bir kurbağa vardı. Yukarda, odasının penceresi hâlâ açıktı…

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Etiketler : sanat, edebiyat, öykü

BU SOKAKLAR SEVER BUNU

1/7/2009 · Kategori: oyku

                    

Cumartesi, saat on buçuk. Taksiden indiler. Taksiden inmediler de sanki kaldırıma döküldüler. Ellerinde ayaklı tablalar, poşetler… Yeşil gocuklu ve hafif şişmanca olanı öndeydi. Diğeri zayıf ve uzuncaydı. Çocuk gibi öndekinin ritmini yakalamaya çalışıyor ama aksıyordu. Operanın önündeki otobüs duraklarıyla bahçe duvarı arasına tezgâhlarını açtılar. İkinci bir tezgâh da uzun olanın kolunun altındaydı. Yeşil gocuklu olan elindeki poşetteki vcdleri tablaya dizmeye başladı. İçlerinden bazılarını ayırıyor, uzun adamın eline tutuşturuyordu. Ona daha önceden konuştukları şeyleri yeniden hatırlattı. Uzun olan bir şey sorunca öteki onun anlamamış olmasına bozuluyor, sinirlenmemeye çalışarak, ama yine de sinirlenerek yeniden anlatıyordu.

— Şimdi bunları al, karşıya geçecen.
— Tam karşıya mı geçeyim?
— He lan! Dedim ya! Şu beyaz binanın önüne!
— Anladım. Bak hele! Sen bana bakarak ol yine de.
— Nasıl bakayım?
— Zabıta neyim gelirse işaret edersin.
— Ha, tamam canım, sen merak etme. Dur şunu da al. Unutma ‘sonlar’ diye bağıracan. Bir de üç tane alan olursa beşe verirsin.
— Tamam.
— Hadi! Geç bakayım.
— Hadi!

Uzun olan koşar adım yola atladı. Sağı solu kolaçan etti, yaklaşan halk otobüsüne aldırmayıp ileri atıldı. İki yolun ortasında, arabaların geçişinin kesilmesini bekledi. Arkasından geçen otobüsün rüzgârı kulaklarını yaladı, saçlarını okşadı. Tekrar yola atılırken ‘hadi diyordu, hadi, başlayalım şu işe!’ Heyecanla tezgâhı kurdu. Vcdleri tablaya dizdi. Karşıya baktı. Eniştesi cebinden sigara çıkarmış yakıyordu. Gelen geçenlere ‘Sonlar burada! Sonlar burada! Vizontele burada!’ diye bağırıyor, tabladaki vcdleri düzeltiyor, sigaradan çekiyor, karşıya, ona bakıyordu.

Uzun olan bağırmakla yetinmiyordu. Karşıya göre tenha sayılabilecek kaldırımda gelip geçenleri el kol hareketleriyle tezgâha çekmeye çalışıyor, azcık bir ilgi görürse peşlerinden koşup vcdleri göstermeye kalkıyordu. Yaşlıca bir adamı birkaç adım ötede karşılayıp tezgahına doğru güttü. Ne olduğunu anlamayan adamcağız bir bizimkine, bir tezgaha baktı, dinledi, eline bir vcd aldı, inceledi, sonra gülerek başını salladı. Gülerek bir şeyler söyledi. Ellerini ardına kavuşturup, yürüyüp gitti. Tekrar eniştesine baktı. Enişte satışa başlamıştı bile, sattığı vcdnin para üstünü veriyordu. O vakit canı sigara çekti. Sigarası vardı, eniştesinden otlanmıştı. Yaktı ve içine çekti. Bir daha… İyice içine… Pes etmeyecekti. Kırmızı otobüslerin egzoslarından dumanı püskürterek duraktan ayrılışını izledi. Gözleri gelen geçeni takip ediyor, satış yapamamanın sıkıntısı ve sabırsızlığıyla ha bire hareket ediyor, durduğu yerde sallanıyordu. İnsanlara kızıyor, tezgâha bakan biriyle yeniden ümitleniyordu. Sarmaş dolaş yürüyenlere bakıyor, iyi giyimli adam ve kadınlara içten içe gıcık oluyordu… Sırtını duvara verip çömeldi. Kaldırım taşının üstündeki lekelere bir anlam vermeye çalışarak baktı. Karnı gurulduyordu…

Enişte bir haftalık sakalını sıvazladı, operanın bahçe duvarına yaslandı, Allah bilir kaç gündür boğazından peynir ekmekten başka bir şey geçmeyen, şu uzun adamı seyretti. Karısı ve altı aylık bebekleriyle onlara sığındıkları soğuk geceyi düşündü. İncelmiş yüzlerini, buz kesmiş bebeği, ağlamaklı baldızını… “Vizontele var mı?” diye sordu bir genç. Elindeki poşete bir göz attı ve kalmadığını söyleyip karşıdaki tezgâhı gösterdi. Genç, karşıya geçip filmi aldığında bacanağın yüzünü, yüzündeki sevinci elindeki parayı sallayışını gördü. O da el salladı. Sonra poşetten bir Vizontele filmi çıkardı, yavaşça tezgâha koydu.

Denizcilere doğru yürürken ikisi de bacaklarındaki karıncalanmayı ve yorgunluğu bir an evvel eve varma fikrine değişmişlerdi bile.

— Yengene taksiye bindiğimizi söylemeyesin bacanak.
— Söylemem enişte, ayıp ettin…
— Havada soğuyor giderek. Bu üstündeki sıcak tutuyor mu seni?
— Eh işte… Enişte… Güldüler…
— Komik adamsın bacanak ya…
— Bazen böyle oluyorum enişte.
— Yarın sana itfaiye meydanından bir şey bakalım, bir gocuk filan…
— Gocuk mu? Gocuk alacak para nerde enişte?
— Len, ne tutacak. At deve değil ya…
— Valla enişte…
— Şu giden Dereboyu mu yoksa? Koş yetişelim şuna len, koş!
— Dereboyu’ymuş enişte, Dereboyu!

Dolmuş Bakkallar Durağı’nda biraz boşalınca ikisi de arka sıraya oturdu. Şoför Müslüm’ün son kasetini teybe sürdü. Mor ışıklar, açılıp kapanan kapı, müsait bir yerde inecekler… Hayırlı işler, para üstleri, vites büyürken, küçülürken, motorun homurtusunda Müslüm kaderi yorumlarken… Çeşmeden İki’ye, Eski Sondurak’tan savrularak pazaryerine… Eniştesinin omzuna başı düştü. Yorgunluktan bitap düşmüş bir adam ve onun yaslandığı omzun sahibi olarak, orada olmak… Dolmuş Dereboyu’na dönerken inenler, bu manzaraya bakıp, sessizce gülüştüler. Olsun, dolmuş yola devam etti… İki bacanak evlerine doğru yürürken solukları, karanlığın içinde sokak lambalarına doğru yükseliyordu… Ekmek parası kazanmış insanların soluğuydu bu. Bu sokaklar, severdi bunu…

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : sanat, edebiyat, öykü

GÖMÜ

1/7/2009 · Kategori: oyku

 

Yapacak fazla bir şey yoktu. Beni gömdüğü yerde bekleyecektim

 

Bir kez daha görüşebilsem onunla. Bir kez daha.. Anlayabilirdim. Bu uzaklaşmanın, soğukluğun nedenini. Hem aslında.. Gülünç bir şey bu. Yani düştüğüm durum. Bu şekilde olmak. Ben neyim onun için? Her canı çektiğinde istediği şeyi verecek biri mi? Canı cehenneme! Ne sanıyor ki kendini?

 

Ama neyi değiştirecek bu? Yalnızca.. Çalıştığı hastaneye gidersem öğrenebilirim. Belki başka biriyle birlikte. Sonra bu, yılan hikayesi.. Bir yılan beslemek.. Bir yılan neyle beslenir? Aslında bu her şeyi açıklıyor. Bu soğukluk, bu her şeyin kayıp gitmesi, tutunamayıp uyanması... İnsan kimle düşüp kalkarsa onun rengine boyanıyor. Ona da böylesi yakışır. Ruhunu bulmuş. İyi de ya benim ruhum?

 

Kabul ediyorum. Elleri soğuktu. Hiçbir zaman birini öldürebilecek kadar güçlü gelmediler bana. Yalnızca öldürmek mi? O eller bir erkeği de sevemez. Elleri bir bebeğin kavradığı her nesneyi ağzına götürmesi gibi.. Şartlanmış sanki. Evet. Aynen öyle. Bir karından içeri ansızın saplandığında.. O, deriyi ilk zorlamanın gözlerde irileşen serüveni. Fakat, bu onun suçu. Benim bir iradem olmadı bunda. Onunla olmayı istedim ben. Birinin beni sahiplenmesini, sevmesini istedim. Kendine katmasını istedim. Beni alıp götüren bu oldu. Güzeldi. Onu kimse anlamadı. Kimse. Kimse ondan şüphelenmedi.

 

Aslında bunun için doğmuş. Yani kanında var. O an için kurulmuş bir saat gibi. Ben onu sevmiştim. Birlikte sakin, güzel bir hayatımız olabilirdi. Yalnız kaldığımız zamanlar.. O bakışları beni bileylerken.. Sonra kendine çekip, ne yapacağını merak ettiğim zamanlar.. Şimdi her şey çok aptalca geliyor. Kendini öldürmeyi gerçekten istemiş miydi? Yoksa yalnızca merak mı ediyordu? Kurbanları.. Yani saplıyor ve bitiriyordu işlerini. Ama hiçbiri bunun nasıl bir şey olduğunu söylememişti ona.

 

Orda duruyordum. Ona bakıyordum. Soruyordu. Tiz bir sesle. Bu sesi çıkarmasından hiç hoşlanmazdım. Beni umursayacak hali yoktu zaten. Ağzının kenarında tükürük birikmiş. “Söyle! diyordu, söyle!” Adamlar bön bön bakıyordu, “Söyle! Allah’ın cezası!” Öfkeleniyordu. O soğukkanlılığın ardına büyük bir öfke yaklaşıyordu. İyice sokulup öyle saplıyordu. Birkaç kez.

 

Hiçbir şey yapamadılar. Çoğu erkekti kurbanların. Eriyip gidiyordu neşeleri. Ağız kokuları. Terleri. Her şey büyük bir hırıltıydı sonunda. Gözbebekleri açık... Korkunç bir soru. Bu adamlar nereden geliyordu? Niye geliyordu?

 

Hiçbirinden hoşlanmadım aslında. Sonraları acımaya bile başladım onlara. Ama.. İyi değildi işte. Onunla birlikte menemen yapabilirdik. Domates, biber ve ocağa çay koyup.. Nihayetinde hiç böyle olacağını sezememiştim. O da hep böyleydi diyemiyorum. Çünkü, birkaç gün içinde bu uğursuz katil gidiyor, yerine neşeli, fıkır fıkır biri geliyordu. Cilvesiyle erkekleri birbirine tokuşturan, hem iyiliksever, hem düşünceli.

 

Bu insanlar onu seviyor muydu? Bilmiyorum. Çoğu yaşça büyüktü ondan. Neredeyse babası yerindeydiler. Evet. Neredeyse babası yerinde...

 

Hâlâ bir anlam veremiyorum. Buradayım. Bu bodrum katında. ‘Topraktan çıkabilir miyim?’ bilmiyorum. Cesetler bulunduğundan beri buradayım. En son saçlarını kestirip değişik bir şekil verdi. Bence bir orospuya benzedi böyle. Ama daha cins bir katil o. Kesinlikle.. Ya benim ruhum? Bir bıçağın ruhu olabilir mi?

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : sanat, edebiyat, öykü

ŞARKISI OLMAYAN ADAM

2/5/2007 · Kategori: oyku

 

İLK SEVGİLİ

 

Yorganın içine büründüm. Onun siyah-beyaz fotoğrafıyla. Zenit marka bir fotoğraf makinesinin flaşı bir de. Düğmesine basınca flaş patlıyor. Hiç ışık sızmamasına dikkat ederek örtündüm ve fotoğrafın önünde patlatmaya başladım flaşı. Kaç kez mi? Belki yüz kez, belki iki yüz.  

Resmi gözlerimi yumsam bile göz bebeklerimin kayışı yönünde, ateşler içinde yüzüyor. Kayboluyor. Tekrar parlıyor. Yüzüyor. Kayboluyor. Gözlerim açık ya da kapalı. Yataktan çıktığımda bile.. Günlerce patladı o flaşlar ve hâlâ gözümün önünde o fotoğraf. Hiçbir şey değişmemiş gibi.

                                                                                                                  (2001)

  

 

YANAN OTLARIN ARASINDA

 

Top oynarken kendini unutuyor bu çocuk. Oğlum diyorum acıkmadın mı? Acıkmadım diyor. Benden habersiz bir şeyler yese! Açığa, mutfak taşının üstüne bırakıyorum, görsün, yesin diye.. Yok. Topu kaptığı gibi çıkıyor dışarı. Saatler sonra bekle ki gelsin. Anasıyla babasının aklının işi değil. Çekip gittiler bunu başıma bırakıp.

Geçen gün başından kan akıyor. Biri taş atıp yarmış. Nasıl oldum. Şöyle başımdan aşağı kaynar sular boşaldı. Elim ayağım tutmaz oldu. Güç bela durdurdum kanını. Yüzünü yıkadım, dizimin dibine oturttum. Oğlum dedim, kınalı kuzum. Kim yaptı bunu? Diyiver.. Söylemez. Gideyim konuşayım anasıyla babasıyla.. Çıt yok. Göğsüme yasladım, höyküre höyküre ağladım. Allah'ın gücüne gitmesin. Pek tatlı, pek güzel bir çocuk. Onsuz bu evi düşünemiyorum. Bi başıma mezar gibi olurdu burası. Ne vardı sanki birinden biri hayatta olsaydı. Ah! Gücüm yetmiyor bu çocuğa. Ne babası gibi kızabiliyorum. Ne anası gibi sarabiliyorum.

Yaşlı kadın bunları söyledikten sonra, oturduğu kaldırım taşından bana tutunarak doğruldu. “Annen nasıl, kardeşini evlendirdiniz mi?” diye sordu. Söyledim. Söylerken elimde olmadan anlattıklarını düşündüm. Anlattıkları içimde durmadan koşuyor, sağa sola çarpıyordu. Giderken, bir şeyler daha söylemek istedi sanki. Sonra vazgeçti. Güneşin önünden bir bulut geçti. Bir kedi sokağın köşesini döndü. “Bir şey mi vardı” dedim. Gözleri doldu. “Annene selam söyle” dedi, gülümsemeye çalışarak. Başını öne eğip, “keşke senle evlenseydi, dedi. Keşke karışmasaydım da…” Yüzümde bir yer yandı. Yanımızdan geçip giden iki kişiye küçük bir çocuk koşarak yetişti. Birbirleriyle şakalaşıp uçurtmalar gibi süzülüp gittiler. Bu kadının karşısında, bu rüzgârı yiyen kimdi, bilmiyordum. Yanıyordu. Bendim alnım yerde. Ama, keşke o çocuk ben olsaydım. Burada bu kadının fırlattığı bir taş olmasaydım, yanan otların arasında çırpınan.

                                                                                                                      (2004)

 

GÜMÜŞ BALIĞI

 

Beni beklediğini düşünüyordum. Bunu düşünüyor ve hızla yürüyordum. Yüzünü, bakışlarını, bir an için kaybolan sonra yine beliren ay ışığını… Gümüş balıklarını hatırladım. Lüksün ışığına doğru sıçrayarak geliyorlardı.

Gölün kıyısında beklemiştik. Geceydi. Kurbağalar sesleniyordu. Elimizde havaya kaldırdığımız küçük tüp. Tepesinde, lüksün tutuşmuş, beyaz gömleği yanıyor. Lüksü göle doğru çevirip, sallayınca gölün yüzeyinde uzayıp giden, kırılan ışık çizgileri oluşuyor. Az sonra kıpır kıpır bir hareketlenme başladı gölde. Ve ışığa doğru koşan o küçük balıkları gördük. Gümüş balıklarını. Kendilerini nasıl amansızca kıyıya attıklarını şaşkınlıkla izledim. Balıkların sığda debelenmelerini görmek tuhaftı. Tuhaflık, içimde giderek çoğalan bir acıya bıraktı yerini.

Kıyıya vuran balıklar kepçeyle yakalanıp kovaya atıldı. Balıklar, kafalarını gövdelerini çırpa çırpa, içleri yanarak ölüyorlardı. Arkadaşların heyecanlı koşuşturmaları içinde gözlerim donuklaşmış, içimdeki zorlanmayla nefesim daralıyordu. Bu gece galiba yıldızlardan bir şeyler çalmıştık.

Yürüdüm. Ağzıma bir sakız atıp çiğnemeye başladım.  O gece ateş başında olanları, havanın iyice soğumasıyla çadıra dolan arkadaşları, sonra ansızın başlayan kavgalarını… Bunları hep hayal meyal hatırlıyorum. Ama bir başka şey o kadar yoğun ve canlı, beni çağırıyor ki… O gece hayatımın içinde bir başka an yaşanmaya başladı sanki. Benim çok sonraları hissedeceğim bir şey, o gece orada vuruldu. Sürüklediği geçmiş, gelecek anılarla, o yaban hayvanı gölün karanlık sularında kayboldu.

Çöp tenekesine girmeyen sakız kağıdını düştüğü yerde bıraktım, karşıya geçtim. Bu gün hava ne güzel. Her şeyiyle burada ve bir anda çekip gidecek kadar uzaklarda. Apartmana girmeden önce durup içime çektim. Rüzgâr, küçük bir pastane esiyordu. Oturmuş salep içen, soğuktan kızarmış burunları ve yanakları esiyordu. Üşümüş elleriyle utangaç bakışlı sevgililerin soluduğu havadan esiyordu. Evinden ayrılan bir çocuğun, pastanede süpürdüğü yerler esiyordu. Özlediği anne babası, kardeşleri... Bu gün bir başkaydı. Gözlerde toplanan yıldızlar ve ay… Geceyi dışarıda, sonsuza dek yürüyerek geçirecek kadar geniş yürekliydi.

Merdivenlerden aşağı indim. Bu kapıcı dairesinin pencereleri yok. İçinde yaşayan, uyuyan insanları var. Perdeleri mazgallara açılıyor. Her yer duvar, terleyen su boruları, yolunu kaybetmiş karıncanın adımları, pilav, taze fasulye ve yoğurt. Gece erken gelir bu eve. Geç gelir sabah. Böyle yerlerin insana ne yaptığını kimse düşünmez mi? Burayı yaşamak bir başka ölüm. Bu ağır koku. Yokluğun içinden, bahtsızlığın ve silinmişliğin kalıntılarından gelen bu koku… Belki lağımdan geliyor. Klozetten gelen gürültü, boşalan ve dolan suyun böldüğü zaman, rutubet ve havasızlık. Belki hayallerin çarptığı, gözlerin ve solukların düştüğü bir duvarın dibinden geliyor. Tükenmiş insanların soluğu…

Kapıyı dayısı açtı. Gözleri “ne işin var burada” der gibi. Gülümsedim. Onları ziyarete geldiğimi söyledim. Geçerken uğramıştım. Karşılık vermedi. Öfkeyle yeğenine seslendi. Bu adam sevilecek biri midir? Bir dayı olarak. Bir kardeş, bir oğul olarak. Kıvırcık saçları arasında kaybolmuş aklıyla, her an yalana yaslanacak. Kendini uyanık sanan, küçük işlerin adamı, bay menfaat. Yeğeni kapıya geldi. Şaşırmış gibi,

- Aa! Ne işin var bu saatte, dedi. Dayısına çaktırmadan, bana göz kırparak.

- Şey dedim,  geçiyordum da…

- Girsene!

- Girmesem, dayısı bozulmuş bir çehreyle bakarken.

- Gir gir, bir soluklanırsın, üşümüşsündür. Ayakkabılarımı çözmüştüm bile. Sevinmiştim.

- Annen geç gelecek biliyorsun değil mi? Dedi dayısı.

- Evet biliyorum.

- Benim de birazdan çıkmam lazım!

- Ciddi misin, çıkmasan olmaz mı dayı?

- Ne diyorsun sen kızım. İşim var çıkmam lazım. Geç bile kaldım.

- Ama dayı…Ne iyi olurdu, hep birlikte otururduk. Susmam lazımdı, konuşmamalıydım. Aldırış etmemeye çalıştım.

- Ben annemi ararım, belki de erken gelir.

- Ben birazdan kalkarım, dedim. Araya girip.

- Tamam birazdan beraber çıkarız o zaman, dedi dayısı.

- Canım bir çay içsin bari çocuk. Olur mu hemen kalkmak? İçersin değil mi?

- İçerim, iyi olur aslında, dedim. Dayı köpürmüş, gözleri taşmak üzereydi.

- Evet dayı, çay içiyor musun yoksa çıkıyor musun? Dedi.

Gözlerimi perdelere çevirdim. Mazgallardan gelen sese kapıldım. Ve başımı döndüren o esintiyle uyandım.

Şimdi o yüzü hatırlıyorum. O güzel yüzü. İçime çekmek için. Rüzgâr, o akşamı getirdi. Hiç beklemediğim bir zamanda. Onu görmeyeli yıllar oldu. Yıldızlar suyun yüzünde sıçrıyor. Gümüş balığı gibi... Soluklanmak için durdum. Başımı kaldırdığımda ay orada, rüzgârın esmesiyle kopan kolumu kanadımı kendine doğru çekiyordu. Gümüş balığı gibi… Karanlık sularda beliren o yüzle kamaştı gözlerim. Kendimi geri çektim, geri çekmek istedim. Ufaklığı düşündüm. Eve gidince bacağıma sarılıp attığı çığlıkları. Baba-oğul yuvarlanışımızı. Karıma verdiğim selamı, sevgilim, deyince yanan gözlerini,  yatsının sabaha kavuştuğu yerde yattığım dizlerini, saçlarının benim olan sesini düşündüm. Gözlerinde biriken, omzumda dinlenen kaderi düşündüm. Her şeyin üstünü örten kaderi…  

Rüzgâr kesilince metroyu fark ettim. Duraktan ayrılıp yanımdan köprüye doğru yükseliyor. Işıklı pencerelerinde abus yüzler. Karanlık gölün sularında kayboldular. Elimdeki çantalar ağırlıklarıyla parmaklarımı acıtıyor. Patates ve soğan almıştım. Yürüyorum. Beni beklediğini düşünüyorum. Sığda değil, derinlerde boğulmayı yeğleyerek.

                                                                                                                      (2004)

 

BİSİKLET

 

Bisiklete binip uzak bir mahalleye sürdüm. Bütün bir sabah boyunca beklediğim buydu. Sanki yüzümü yıkarken, kahvaltı yaparken bile pedal çeviriyordum. Her şey ona doğru giden bir yolculuğun başlaması için. Her şey o yolculuk.

Yol boyunca, yoldan çok düşündüğüm şeyler beni yordu. Hatırlamaya çalışsam hiçbiri aklıma gelmeyecek şeyler. Ayağıma yapışan bir sakız gibi. Kurtulamadığım. Yokuş aşağı pedalsız gidiyorum. Rüzgâra bırakınca kendimi, peşimdeki her şey biraz daha geride kalıyor sanki. 

Uzak mahalleye geldim. Tahmin ettiğim yerlere baktım. Yanıldım. Aramaya devam ettim. Zorlandım, ama buldum. Bulmaya ne çok hazırdım. Henüz dış sıvaları bitmiş, çok katlı evler, kooperatif evleri. Kimi evlerde oturanlar var, kiminin içinde çalışan işçiler. Taşınmaları gerekmiş, zorda kalmış insanlar. Erken taşınanlar şantiye elektriği kullanıyor ve taşıma suyla idare ediyor. Kapılardan girip çıkan, koşuşturan, birbirini kovalayan çocuklar. Kapı önlerinde bekleyen plastik su bidonları.

Ben buraya niçin geldim? Onun için geldim. Sevdiğim için. Sevdiğimi söyleyemediğim için. Beni kemiren, hayali gözümün önünden gitmeyen bir insanın gelecekte oturacağı yeri görmek için geldim buraya. Burayı tavaf etmeye geldim. Zaman onu getirip bu kapıdan geçirecek. Bu zile dokunduracak. Merdivenlerden çıkıp şu katlardan birinde, belki pencereleri yola bakan bu daireye girdirecek. O şimdi koltuğundan kalkıp perdeyi araladığında, ben, geçmişinde bisiklete binmiş hızla uzaklaşıyor olacağım. Tıpkı şu an olduğu gibi. O an için herhangi bir yere.

                                                                                                                      (2001)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : ÖYKÜ EDEBİYAT