İLK SEVGİLİ
Yorganın içine büründüm. Onun siyah-beyaz fotoğrafıyla. Zenit marka bir fotoğraf makinesinin flaşı bir de. Düğmesine basınca flaş patlıyor. Hiç ışık sızmamasına dikkat ederek örtündüm ve fotoğrafın önünde patlatmaya başladım flaşı. Kaç kez mi? Belki yüz kez, belki iki yüz.
Resmi gözlerimi yumsam bile göz bebeklerimin kayışı yönünde, ateşler içinde yüzüyor. Kayboluyor. Tekrar parlıyor. Yüzüyor. Kayboluyor. Gözlerim açık ya da kapalı. Yataktan çıktığımda bile.. Günlerce patladı o flaşlar ve hâlâ gözümün önünde o fotoğraf. Hiçbir şey değişmemiş gibi.
(2001)
YANAN OTLARIN ARASINDA
Top oynarken kendini unutuyor bu çocuk. Oğlum diyorum acıkmadın mı? Acıkmadım diyor. Benden habersiz bir şeyler yese! Açığa, mutfak taşının üstüne bırakıyorum, görsün, yesin diye.. Yok. Topu kaptığı gibi çıkıyor dışarı. Saatler sonra bekle ki gelsin. Anasıyla babasının aklının işi değil. Çekip gittiler bunu başıma bırakıp.
Geçen gün başından kan akıyor. Biri taş atıp yarmış. Nasıl oldum. Şöyle başımdan aşağı kaynar sular boşaldı. Elim ayağım tutmaz oldu. Güç bela durdurdum kanını. Yüzünü yıkadım, dizimin dibine oturttum. Oğlum dedim, kınalı kuzum. Kim yaptı bunu? Diyiver.. Söylemez. Gideyim konuşayım anasıyla babasıyla.. Çıt yok. Göğsüme yasladım, höyküre höyküre ağladım. Allah'ın gücüne gitmesin. Pek tatlı, pek güzel bir çocuk. Onsuz bu evi düşünemiyorum. Bi başıma mezar gibi olurdu burası. Ne vardı sanki birinden biri hayatta olsaydı. Ah! Gücüm yetmiyor bu çocuğa. Ne babası gibi kızabiliyorum. Ne anası gibi sarabiliyorum.
Yaşlı kadın bunları söyledikten sonra, oturduğu kaldırım taşından bana tutunarak doğruldu. “Annen nasıl, kardeşini evlendirdiniz mi?” diye sordu. Söyledim. Söylerken elimde olmadan anlattıklarını düşündüm. Anlattıkları içimde durmadan koşuyor, sağa sola çarpıyordu. Giderken, bir şeyler daha söylemek istedi sanki. Sonra vazgeçti. Güneşin önünden bir bulut geçti. Bir kedi sokağın köşesini döndü. “Bir şey mi vardı” dedim. Gözleri doldu. “Annene selam söyle” dedi, gülümsemeye çalışarak. Başını öne eğip, “keşke senle evlenseydi, dedi. Keşke karışmasaydım da…” Yüzümde bir yer yandı. Yanımızdan geçip giden iki kişiye küçük bir çocuk koşarak yetişti. Birbirleriyle şakalaşıp uçurtmalar gibi süzülüp gittiler. Bu kadının karşısında, bu rüzgârı yiyen kimdi, bilmiyordum. Yanıyordu. Bendim alnım yerde. Ama, keşke o çocuk ben olsaydım. Burada bu kadının fırlattığı bir taş olmasaydım, yanan otların arasında çırpınan.
(2004)
GÜMÜŞ BALIĞI
Beni beklediğini düşünüyordum. Bunu düşünüyor ve hızla yürüyordum. Yüzünü, bakışlarını, bir an için kaybolan sonra yine beliren ay ışığını… Gümüş balıklarını hatırladım. Lüksün ışığına doğru sıçrayarak geliyorlardı.
Gölün kıyısında beklemiştik. Geceydi. Kurbağalar sesleniyordu. Elimizde havaya kaldırdığımız küçük tüp. Tepesinde, lüksün tutuşmuş, beyaz gömleği yanıyor. Lüksü göle doğru çevirip, sallayınca gölün yüzeyinde uzayıp giden, kırılan ışık çizgileri oluşuyor. Az sonra kıpır kıpır bir hareketlenme başladı gölde. Ve ışığa doğru koşan o küçük balıkları gördük. Gümüş balıklarını. Kendilerini nasıl amansızca kıyıya attıklarını şaşkınlıkla izledim. Balıkların sığda debelenmelerini görmek tuhaftı. Tuhaflık, içimde giderek çoğalan bir acıya bıraktı yerini.
Kıyıya vuran balıklar kepçeyle yakalanıp kovaya atıldı. Balıklar, kafalarını gövdelerini çırpa çırpa, içleri yanarak ölüyorlardı. Arkadaşların heyecanlı koşuşturmaları içinde gözlerim donuklaşmış, içimdeki zorlanmayla nefesim daralıyordu. Bu gece galiba yıldızlardan bir şeyler çalmıştık.
Yürüdüm. Ağzıma bir sakız atıp çiğnemeye başladım. O gece ateş başında olanları, havanın iyice soğumasıyla çadıra dolan arkadaşları, sonra ansızın başlayan kavgalarını… Bunları hep hayal meyal hatırlıyorum. Ama bir başka şey o kadar yoğun ve canlı, beni çağırıyor ki… O gece hayatımın içinde bir başka an yaşanmaya başladı sanki. Benim çok sonraları hissedeceğim bir şey, o gece orada vuruldu. Sürüklediği geçmiş, gelecek anılarla, o yaban hayvanı gölün karanlık sularında kayboldu.
Çöp tenekesine girmeyen sakız kağıdını düştüğü yerde bıraktım, karşıya geçtim. Bu gün hava ne güzel. Her şeyiyle burada ve bir anda çekip gidecek kadar uzaklarda. Apartmana girmeden önce durup içime çektim. Rüzgâr, küçük bir pastane esiyordu. Oturmuş salep içen, soğuktan kızarmış burunları ve yanakları esiyordu. Üşümüş elleriyle utangaç bakışlı sevgililerin soluduğu havadan esiyordu. Evinden ayrılan bir çocuğun, pastanede süpürdüğü yerler esiyordu. Özlediği anne babası, kardeşleri... Bu gün bir başkaydı. Gözlerde toplanan yıldızlar ve ay… Geceyi dışarıda, sonsuza dek yürüyerek geçirecek kadar geniş yürekliydi.
Merdivenlerden aşağı indim. Bu kapıcı dairesinin pencereleri yok. İçinde yaşayan, uyuyan insanları var. Perdeleri mazgallara açılıyor. Her yer duvar, terleyen su boruları, yolunu kaybetmiş karıncanın adımları, pilav, taze fasulye ve yoğurt. Gece erken gelir bu eve. Geç gelir sabah. Böyle yerlerin insana ne yaptığını kimse düşünmez mi? Burayı yaşamak bir başka ölüm. Bu ağır koku. Yokluğun içinden, bahtsızlığın ve silinmişliğin kalıntılarından gelen bu koku… Belki lağımdan geliyor. Klozetten gelen gürültü, boşalan ve dolan suyun böldüğü zaman, rutubet ve havasızlık. Belki hayallerin çarptığı, gözlerin ve solukların düştüğü bir duvarın dibinden geliyor. Tükenmiş insanların soluğu…
Kapıyı dayısı açtı. Gözleri “ne işin var burada” der gibi. Gülümsedim. Onları ziyarete geldiğimi söyledim. Geçerken uğramıştım. Karşılık vermedi. Öfkeyle yeğenine seslendi. Bu adam sevilecek biri midir? Bir dayı olarak. Bir kardeş, bir oğul olarak. Kıvırcık saçları arasında kaybolmuş aklıyla, her an yalana yaslanacak. Kendini uyanık sanan, küçük işlerin adamı, bay menfaat. Yeğeni kapıya geldi. Şaşırmış gibi,
- Aa! Ne işin var bu saatte, dedi. Dayısına çaktırmadan, bana göz kırparak.
- Şey dedim, geçiyordum da…
- Girsene!
- Girmesem, dayısı bozulmuş bir çehreyle bakarken.
- Gir gir, bir soluklanırsın, üşümüşsündür. Ayakkabılarımı çözmüştüm bile. Sevinmiştim.
- Annen geç gelecek biliyorsun değil mi? Dedi dayısı.
- Evet biliyorum.
- Benim de birazdan çıkmam lazım!
- Ciddi misin, çıkmasan olmaz mı dayı?
- Ne diyorsun sen kızım. İşim var çıkmam lazım. Geç bile kaldım.
- Ama dayı…Ne iyi olurdu, hep birlikte otururduk. Susmam lazımdı, konuşmamalıydım. Aldırış etmemeye çalıştım.
- Ben annemi ararım, belki de erken gelir.
- Ben birazdan kalkarım, dedim. Araya girip.
- Tamam birazdan beraber çıkarız o zaman, dedi dayısı.
- Canım bir çay içsin bari çocuk. Olur mu hemen kalkmak? İçersin değil mi?
- İçerim, iyi olur aslında, dedim. Dayı köpürmüş, gözleri taşmak üzereydi.
- Evet dayı, çay içiyor musun yoksa çıkıyor musun? Dedi.
Gözlerimi perdelere çevirdim. Mazgallardan gelen sese kapıldım. Ve başımı döndüren o esintiyle uyandım.
Şimdi o yüzü hatırlıyorum. O güzel yüzü. İçime çekmek için. Rüzgâr, o akşamı getirdi. Hiç beklemediğim bir zamanda. Onu görmeyeli yıllar oldu. Yıldızlar suyun yüzünde sıçrıyor. Gümüş balığı gibi... Soluklanmak için durdum. Başımı kaldırdığımda ay orada, rüzgârın esmesiyle kopan kolumu kanadımı kendine doğru çekiyordu. Gümüş balığı gibi… Karanlık sularda beliren o yüzle kamaştı gözlerim. Kendimi geri çektim, geri çekmek istedim. Ufaklığı düşündüm. Eve gidince bacağıma sarılıp attığı çığlıkları. Baba-oğul yuvarlanışımızı. Karıma verdiğim selamı, sevgilim, deyince yanan gözlerini, yatsının sabaha kavuştuğu yerde yattığım dizlerini, saçlarının benim olan sesini düşündüm. Gözlerinde biriken, omzumda dinlenen kaderi düşündüm. Her şeyin üstünü örten kaderi…
Rüzgâr kesilince metroyu fark ettim. Duraktan ayrılıp yanımdan köprüye doğru yükseliyor. Işıklı pencerelerinde abus yüzler. Karanlık gölün sularında kayboldular. Elimdeki çantalar ağırlıklarıyla parmaklarımı acıtıyor. Patates ve soğan almıştım. Yürüyorum. Beni beklediğini düşünüyorum. Sığda değil, derinlerde boğulmayı yeğleyerek.
(2004)
BİSİKLET
Bisiklete binip uzak bir mahalleye sürdüm. Bütün bir sabah boyunca beklediğim buydu. Sanki yüzümü yıkarken, kahvaltı yaparken bile pedal çeviriyordum. Her şey ona doğru giden bir yolculuğun başlaması için. Her şey o yolculuk.
Yol boyunca, yoldan çok düşündüğüm şeyler beni yordu. Hatırlamaya çalışsam hiçbiri aklıma gelmeyecek şeyler. Ayağıma yapışan bir sakız gibi. Kurtulamadığım. Yokuş aşağı pedalsız gidiyorum. Rüzgâra bırakınca kendimi, peşimdeki her şey biraz daha geride kalıyor sanki.
Uzak mahalleye geldim. Tahmin ettiğim yerlere baktım. Yanıldım. Aramaya devam ettim. Zorlandım, ama buldum. Bulmaya ne çok hazırdım. Henüz dış sıvaları bitmiş, çok katlı evler, kooperatif evleri. Kimi evlerde oturanlar var, kiminin içinde çalışan işçiler. Taşınmaları gerekmiş, zorda kalmış insanlar. Erken taşınanlar şantiye elektriği kullanıyor ve taşıma suyla idare ediyor. Kapılardan girip çıkan, koşuşturan, birbirini kovalayan çocuklar. Kapı önlerinde bekleyen plastik su bidonları.
Ben buraya niçin geldim? Onun için geldim. Sevdiğim için. Sevdiğimi söyleyemediğim için. Beni kemiren, hayali gözümün önünden gitmeyen bir insanın gelecekte oturacağı yeri görmek için geldim buraya. Burayı tavaf etmeye geldim. Zaman onu getirip bu kapıdan geçirecek. Bu zile dokunduracak. Merdivenlerden çıkıp şu katlardan birinde, belki pencereleri yola bakan bu daireye girdirecek. O şimdi koltuğundan kalkıp perdeyi araladığında, ben, geçmişinde bisiklete binmiş hızla uzaklaşıyor olacağım. Tıpkı şu an olduğu gibi. O an için herhangi bir yere.
(2001)